PENCERELER
İçeride olanlar bazen dışarıdan gelenle karışır. İnsan neyin nereden estiğini anlayamaz. Rüzgârı suçladığımız çok şey var. Halbuki bazı pencereler zaten açıktı. Büyümüş ama büyümeye direnen yüreğim bunu anlamadı. Ben de oturdum, ona bir masal anlattım...
Bir varmış bir yokmuş,
Zamanın birinde, kalabalıkların içinde yapayalnız bir kalp yaşarmış. Bu kalp kendini, içindeki sessiz bir oda yüzünden yalnızlıkla korumaya almış. Kimsenin bilmediği, kapısını kendisinin bile ne aralayabildiği ne kilit vurabildiği ne de yıkabildiği bir oda... Bu odada eski sesler yaşarmış. Yarım kalmış cümleler, zamanında söylenmemiş "kal"lar, duyulmamış hisler, terk edilmelerin gözyaşları...
Bu kalbin kocaman bir de evreni varmış. Dışarıdan bakınca her şey yerli yerinde görünürmüş. Gökyüzünün parıltısı aynı, deniz ve dalga sesleri aynı, insanlar aynı, gülüşler aynı... Ama içeride, o odada, en küçük yankı bile duvarlara çarpıp büyür, kocaman bir gürültü olurmuş.
Yalnızlık kalkanına rağmen bazen, bazı insanlar girermiş bu kalbe. Ama hiçbiri o odanın varlığını bilemezmiş. Bir gün yine biri girmiş kalbe, iyi hissettiren, güvende hissettiren, hep iyi gelen biri... Bu kalbe giren herkes gibi o kişi de ellerinde rüzgâr taşırmış. İyi niyetli biriymiş ama kalbin gizli odasından habersizmiş. Dokunduğu yere asla zarar vermeyen bu rüzgâr sonunda bilmeden o kapıya esmiş birgün ve kapı aralanmış...
Gizemli kapı aralanınca rüzgâr daha sert esmeye başlamış kendini durduramadan çünkü içeride açık pencereler varmış bir sürü. Her biri ayrı bir travmayı ve acıyı taşıyan bu pencereler ardına kadar açıkmış. Rüzgâr sertleşmiş, esmiş, zarar vermek istemeden odadaki çatlak olan yerlere değmiş. Ama bunu bilmiyormuş rüzgâr çünkü pencereler açık, kapı açık, cereyan yaptıkça şiddet artmış, doğaldır sanmış. Meğer her şey açılan bir travma penceresinden, çatlaklardan sızan karanlık geçmişmiş aslında...
Rüzgâr sertleştikçe kalp ne yapacağını bilemez olmuş. Kapıyı kapatmak istemiş ama içerideki pencereler açık kaldıkça rüzgâr dinmemiş. O anda kalp rüzgârı durduramayacağını fark etmiş. Ama kendini nasıl tutacağını seçebilirmiş. Çünkü kalbin de görünmeyen kenarları varmış. Kimsenin dokunamadığı, sadece onun bildiği sınırlar… Sonra ritmi gittikçe artan kalp, içine giren herkes kalabilsin diye o kenarları yavaş yavaş törpülemiş. Dalgalar çekilmesin diye kıyısını veren bir deniz gibi kendinden eksile eksile genişlediğini sanmış. Oysaki her eksilişte biraz daha yorulmuş, biraz daha sessizleşmiş.
Rüzgâr içeride dönerken kalp ilk kez o kenarlara dönüp bakmış ve fısıldamış kendi kendine:
“Ben dağılmak zorunda değilim.”
Kapıyı kapatmamış. Rüzgârı da çıkartmamış içeriden. Çünkü mesele ne rüzgârmış ne verdiği hasar... Mesele sadece içerideki o pencerelermiş. Pencerelerden birini usulca kapatmış önce. Sonra bir diğerini… Her kapattığında içerideki ses biraz daha azalmış. Rüzgâr hâlâ esiyormuş ama artık her yere ulaşamıyormuş. Çatlaklara girmiyor, güzel olan her hissi yeniden diğer tüm odacıklara taşıyormuş. İşte o anda kalp anlamış; birinin hayatında kalması için ille de kendini dağıtmak gerekmezmiş. Bazen birini hayatında tutmak ancak kendin kalabildiğinde mümkünmüş.
O günden sonra da o oda var olmaya hep devam etmiş. Rüzgâr hâlâ ara sıra uğrarmış ama kalp artık kapıları ne zaman açacağını, pencereleri ne zaman kapatacağını öğrenmeye başlamış. En önemlisi de kendi içinde kaybolmadan kalmayı öğrenmiş. Burada da masal bitmiş. . .
YÜREĞİN İKLİMLERİ
Büyümüş Yüreklere Masallar Serisi - 1
Elif İpek BİLEK
Yorumlar
Yorum Gönder